Kuzgun Acar'ın hikayesi, Türk sanat tarihinin en lirik ama bir o kadar da sert ve trajik sayfalarından biridir. 1976 yılında, henüz 48 yaşındayken, İstanbul’daki Marmara Oteli için hazırladığı dev bir duvar rölyefi üzerinde çalışırken iskeleden düşerek hayatını kaybetmesi, onun sanatının o her daim devinim halindeki doğasının bir parçası gibidir; o, her zaman malzemenin içinde, iskelenin üzerinde, formun tam kalbindeydi.

Onun sanat hikayesini "ilginç" kılan en sarsıcı anektodlardan biri, 1961 yılında kazandığı Paris Bienali birinciliğidir. Ödül kapsamında kazandığı bursla Paris'e gittiğinde, dönemin sanat otoriteleri onun demiri nasıl bir "ipek" gibi işlediğini hayretle izlemişlerdir. Ancak Kuzgun, sadece bir atölye sanatçısı değildi; o, "heykelin sokağa çıkması" gerektiğine inanan bir aktivistti. Bir keresinde, balıkçıların ağlarından çıkan paslı demirleri ve tellerini toplayıp onlardan öyle güçlü formlar çıkarmıştır ki, eleştirmenler onun hurdaya "can üflediğini" yazmışlardır. Hatta bazı eserlerinde kullandığı malzemeleri doğrudan tersanelerden, hurdalıklardan toplar, onlara birer aristokrat edasıyla yeniden şekil verirdi.

Sanatçının en hüzünlü ve çarpıcı hikayesi ise Ankara Emek İş Hanı için yaptığı "Türkiye" rölyefidir. 1966 yılında tamamlanan bu devasa eser, Türkiye'nin modernleşme sancılarını ve dinamizmini simgeliyordu. Ancak eserin soyut dili o dönem anlaşılamamış, "bu neyi anlatıyor?" denilerek sökülmüş ve bir depoya atılarak çürümeye terk edilmiştir. Yıllar sonra bu eserin parçalarının hurdacılara satıldığına dair söylentiler, Kuzgun Acar’ın sanatının bu topraklardaki anlaşılamama trajedisinin en somut örneğidir. Oysa o, Paris’teki başarısından sonra kendisine sunulan tüm konforlu Avrupa hayatını reddedip, "Benim malzemem de derdim de bu topraklarda" diyerek Türkiye’ye dönmüş bir sanat neferidir.

Kuzgun Acar, tiyatroya ve sahneye de aşıktı. Mehmet Ulusoy’un "Kafkas Tebeşir Dairesi" oyunu için hazırladığı masklar, bugün bile dünya tiyatro tarihinde "oyuncunun yüzüyle bütünleşen heykel" olarak ders niteliğinde okutulur. Onun için heykel, sadece izlenen bir nesne değil, yaşayan, hareket eden ve hatta acı çeken bir varlıktı. 1976'daki o talihsiz kaza, Türk sanatından sadece bir heykeltıraşı değil, metali konuşturan bir ozanı da alıp götürmüştür. Bugün İMÇ bloklarının duvarında kanat çırpan o meşhur "Kuşlar" heykeli, aslında Kuzgun’un o hür ve zapt edilemez ruhunun İstanbul semalarındaki ebedi imzasıdır.

Güncel Sergiler

ss2602-15 - 12330

KUZGUN ACAR

"Anadolu'nun Paslı Metal Kuşları" 46x26x16 cm - Metal heykel

Haftanın Seçkisi

Yükleniyor...