İZ BIRAKANLAR - II

« İBRAHİM BALABAN »

Resim Sergisi - Painting Exhibition

 20 Mart – 21 Nisan 2020      A&B&C Salonları

Galeri Soyut, 20 Mart – 21 Nisan 2020 tarihleri arasında İz Bırakanlar projesi kapsamında İbrahim Balaban’ın kişisel resim sergisine ev sahipliği yapıyor. Bu özel proje sergisinde Çağdaş Türk Resim Sanatında iz bırakan önemli ustalardan İbrahim Balaban’ın ürettiği, yağlı boya, desen, baskı, seramik ve heykellerden oluşan 120 eser yer almaktadır. 
Gallery Soyut hosts İbrahim Balaban’s personal painting exhibition between 20th March – 21th April 2020.

KISAYOLLAR:

Sergideki eserleri görüntülemek için tıklayınız.

Sanatçı özel sayfası için tıklayınız.

Sergiyi 3 boyutlu gezmek için tıklayınız.

İZ BIRAKANLAR-2

Galeri Soyut’un sanatın ustalarından yola çıkarak başlattığı “İz Bırakanlar” başlığı altındaki projenin ikincisi Balaban’a ayrılmış. Bu düşünceyi eyleme dönüştürürken temel anlayışın, yaptıklarıyla sanatımızda adını kalıcılaştırmışlara bir vefa borcu ödemek olduğu açık. Zaman içinde benzer özellikleri taşıyan sanatçılarımızın söz konusu projede yer alacağı konusunda kimsenin kuşkusu yok. Buradaki temel ölçüt, vurgulanan özelliklerin taşınması yanında şu an aramızda bulunmamaları. Bu sanatçılarımızın fiziksel anlamda yaşamıyor olmaları sanatları için belirtici bir özellik değil elbette. Sanatın gücü de burada değil mi zaten? Sanat yapıtının özelliği zamanlar ötesi bir güce sahip olmasında yatar. Gerisi, tümüyle galerinin belli bir düşünceden yola çıkmasından başka bir şey değil.

İbrahim Balaban ya da daha kestirme söylemle Balaban’ın sanat tarihimizde ayrıcalıklı bir yeri var. Onun sanat alanında var oluşunu hazırlayan etmenler adına kimi kez kader denilen coşkulu bir serüvenin izleri üzerinde kurgulanmış sanki. 1 Ocak 1921’de Bursa Seçköy’de başlayan yaşamı 16 yaşında cezaevine düşürür yolunu. Bu arada öğrenimi köyündeki üç sınıflı okulda tamamlanacaktır. Asıl yaşam ve sanat öğrenimi ise Bursa cezaevinde gerçekleşir. Onun şansı aynı cezaevinde tutuklu Nazım Hikmet’le yan yana düşmesidir. Resim tutkusunu gerçekleştirebilme adına gerekli sayılabilecek kalem ve kâğıt gibi nesneler yanında ilk derslerini de ozandan alır. Yaşamının dönüm noktası sayılacak bu buluşma geride kalacak yıllarına damga vurmakta gecikmez. Cezaevine düşmüş bilinçsiz bir köy delikanlısından geleceğin sanatçısını yaratacak mucize dokunuş orada gerçekleşir.

Balaban tam anlamıyla Naif (safyürek) bir sanatçıdır. Yaşamından yola çıkarak kurguladığı resimleriyle köy gerçekçiliğini yeni bir boyuta taşır. Kurallarını kendisinin belirlediği yeni bir bakış açısıyla oluşturduğu yapıtlarında özgün bir anlatım dilinin varlığı ilk bakışta dikkatleri çeker. Bu açıdan resim sanatımızda onun ayrıcalıklı bir yeri olduğunu söylemek zorundayız. Aktarmacı olmak yerine yaşamının izdüşümünden yansıyanlarla yola çıkar. Yazdığı kitaplarında anlattığı yaşam öyküsüyle örtüşen resimlerini bu gözle değerlendirmekte yarar var.

9 Haziran 2019 tarihinde yitirdiğimiz sanatçının geride bıraktıkları arasından bir seçkiyi izleyiciyle buluşturuyor Galeri Soyut. Zamana karşı yitip giden ama yapıtlarıyla direnen bir sanatçının resimlerini yeniden görmek için iyi bir fırsat.

– A. Celal Binzet

1921 yılında Bursa’nın Seçköy’ünde nakışların içinde doğdu. Köyün üç sınıflı okulundan mezun olduktan sonra, daha üst okullara yollanmadı.
Okuma isteğini varlıklı olan ailesine iş görmeyerek dayattı, avunması için onu on beş yaşına kadar serbest bıraktılar. İşte bu özgürlük yıllarında her gün resimler çiziyor, günceler tutuyordu. Ressamlığı ve yazarlığı o yıllarda gelişmiş kök salmıştır.
1941: Bursa mapushanesinde yattığı sırada Nazım Hikmet’i tanıdı, aynı yıl hapisten çıktı. O’ndan resim ve sanat tarihi dersleri yanında; felsefe, sosyoloji ve ekonomi politik dersleri alarak kendisini geliştirdi.
1943: Mapushanede, Baba’sının cinayete kurban gittiğini öğrendi ve daha sonra da doğum sırasında ilk Karı’sının ve kısa bir süre sonra da Bebeğin öldüğü haberini aldı.
1944: İmralı’ya yollandı; 1947’de, bu kez “komünist’likten” Bursa damına sürüldü ve altı aylık cezası 4 yıla çıktı. Fakat Usta’sı Nazım’a tekrar kavuştuğu için mutluydu.
1950 Affıyla, Nazım’la birlikte mapushaneden çıktı. Çıkarken elinde Nazım’ın her biri adına şiir yazdığı “Bahar” , “Mapushane kapısı”, “Harman” adlı üç tablo ile ayrıca “Doğum”, “Cinayet” ve “Suda Donbaylar” adlı tablolar vardı.
1950 sonu ve 51 başlarında Nazım’la birlikte İstanbul’u gezdi ve onun evinde altı ay kaldı. O sürede “Ekin Biçenler” adlı tablosunu Usta’sının evinde yaptı.
1951’de “şüpheli zat” olarak jandarmalar eşliğinde Sivas’ta başladığı askerliğini 1952 yılında bitirdi. Burada kendisi gibi “şüpheli zat” olarak sürgün olan Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil, Mehmet Kemal ve Hakkı Torunoğlu ile tanıştı.
Askerden dönüşünde “çocuklarının anası”nı kaçırarak evlendi. İki oğlu bir kızı oldu; ve beş de torunu vardır.
1953 yılında ilk kişisel sergisini İstanbul’da açtı.
1961 yılında resimlerinden dolayı altı ay tutuklu kaldı.
1962 yılında “Yeni Dal Grubu” sergisi kapatıldı ve ressam arkadaşlarıyla birlikte tutuklanarak Balmumcu Kışla’sına kapatıldı ve Askeri Mahkeme’ce yargılandı.
1969 yılında Adana Sergisi bir gurup gerici-yobaz tarafından basılarak resimleri tahrip edildi.
Sonraki yıllarda da defalarca gözaltına alınıp sorgulandı ve yargılandı.
O, bu güne kadar “Şair Baba”sının istediği gibi “kan gütmeden” 2000 den fazla tablo ve bunun birkaç katı kadar desen üreterek 50 den fazla kişisel sergi açtı, birçok karma ve gurup sergilere katıldı. Eserleri yurtdışında Amerika dahil birçok ülkede sergilendi.
Anılar, denemeler (resim sanatı üzerine), hikayeler ve ikisi roman olmak üzere yayınlanmış 11 kitap yazmıştır. Nazım Hikmet’li günlerini “Şair Baba ve Damdakiler” kitabında anlatmıştır. İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahneye konan “Aslolan Hayattır” adlı tiyatro oyununda ve “Mavi Gözlü Dev : Nazım Hikmet” adlı sinema filminde (Yönetmen: Biket İlhan) bu kitaptan alıntılar vardır. Ayrıca kitab yazar Haldun Çubukçu tarafından oyunlaştırılmış ve yönetmen Ayşe Emel Mesci tarafından sahneye konularak 2011 yılında Ankara Devlet Tiyatrosunda 60. Yılda 60 Yerli Oyun kapsamında sahnelenmiştir. Devlet Tiyatroları’nın 60. Yılında 60 Yerli oyuna 60 yerli ressamdan 60 Afiş projesi kapsamında kendi oyunu “ Şair Baba ve Damdakiler” için ve Ayşe Emel Mesci tarafından sahneye konan “Kerbela” adlı oyunun afişlerini yapmıştır.
Ayrıca adına yayınlanmış; BALABAN-yaşamı, sanatı, anılar ve yankılar (Yayına hazırlayan Ahmet Köksal ) Bilim Kitapevi 1990, BALABAN / Yaşamın çizgileri-Desenler (Yayına hazırlayan Remzi Oğuz Yılmaz) Bilim Sanat Yayınları 2004, BALABAN/Yaşantının İzdüşümü (Yayına hazırlayan Zafer E.Bilgin) Bindallı Sanatevi 2008, BALABAN/Bir Ressam Yunus Emre (Yayına hazırlayanlar: H.Nazım Balaban- Zafer E.Bilgin) Bindallı Sanatevi 2009 4 adet kitap vardır.
Anadolu insanının yaşamından ve halk efsanelerinden yola çıkarak toplumsal gerçekci yapıtlar üretmiştir. Önceleri köy yaşamının yoksulluğunu, köylü üretim araçlarının ilkel ve ağır- aksaklığını resmeden sanatçı, sonraları destanlara, halk inançlarına, kahramanlarına, söylencelere, mitolojiye eserlerinde yer vermiştir. Kente göçü, kentteki yaşam ve demokrasi mücadelesini ele almış, son dönemde ise Bereket Anaları’nı resimlemiştir.
Balaban, sanat hayatını Dağınık, Nakışsı, Ağır Aksak, Oyuncaksı, Tutsak, Özgürlük gibi dönemlere ayırır.
“Sanat yaşantının izdüşümüdür. Konu bir özdür, her öz kendi kabuğunu yapar.
Ben insanı santimetrik ölçülerle değil, diyalektik yöntemlerle resmediyorum.
İnsan-doğa ilişkisinde üretim araçlarının insana bir kimlik kazandırdığını ve bu nedenle benim resimlerimi de biçimlendirdiğini söyleyebilirim. Ben boyaları acık koyu leke endişesiyle değil, figürlerin özünde çakmaklanan ışığı yakmak için kullanıyorum. Ata göre insan değil , insana göre at çiziyorum.” diye ortaya koyduğu kuram sanatının temelini oluşturmaktadır.

İZ BIRAKANLAR-2

Galeri Soyut’un sanatın ustalarından yola çıkarak başlattığı “İz Bırakanlar” başlığı altındaki projenin ikincisi Balaban’a ayrılmış. Bu düşünceyi eyleme dönüştürürken temel anlayışın, yaptıklarıyla sanatımızda adını kalıcılaştırmışlara bir vefa borcu ödemek olduğu açık. Zaman içinde benzer özellikleri taşıyan sanatçılarımızın söz konusu projede yer alacağı konusunda kimsenin kuşkusu yok. Buradaki temel ölçüt, vurgulanan özelliklerin taşınması yanında şu an aramızda bulunmamaları. Bu sanatçılarımızın fiziksel anlamda yaşamıyor olmaları sanatları için belirtici bir özellik değil elbette. Sanatın gücü de burada değil mi zaten? Sanat yapıtının özelliği zamanlar ötesi bir güce sahip olmasında yatar. Gerisi, tümüyle galerinin belli bir düşünceden yola çıkmasından başka bir şey değil.

İbrahim Balaban ya da daha kestirme söylemle Balaban’ın sanat tarihimizde ayrıcalıklı bir yeri var. Onun sanat alanında var oluşunu hazırlayan etmenler adına kimi kez kader denilen coşkulu bir serüvenin izleri üzerinde kurgulanmış sanki. 1 Ocak 1921’de Bursa Seçköy’de başlayan yaşamı 16 yaşında cezaevine düşürür yolunu. Bu arada öğrenimi köyündeki üç sınıflı okulda tamamlanacaktır. Asıl yaşam ve sanat öğrenimi ise Bursa cezaevinde gerçekleşir. Onun şansı aynı cezaevinde tutuklu Nazım Hikmet’le yan yana düşmesidir. Resim tutkusunu gerçekleştirebilme adına gerekli sayılabilecek kalem ve kâğıt gibi nesneler yanında ilk derslerini de ozandan alır. Yaşamının dönüm noktası sayılacak bu buluşma geride kalacak yıllarına damga vurmakta gecikmez. Cezaevine düşmüş bilinçsiz bir köy delikanlısından geleceğin sanatçısını yaratacak mucize dokunuş orada gerçekleşir.

Balaban tam anlamıyla Naif (safyürek) bir sanatçıdır. Yaşamından yola çıkarak kurguladığı resimleriyle köy gerçekçiliğini yeni bir boyuta taşır. Kurallarını kendisinin belirlediği yeni bir bakış açısıyla oluşturduğu yapıtlarında özgün bir anlatım dilinin varlığı ilk bakışta dikkatleri çeker. Bu açıdan resim sanatımızda onun ayrıcalıklı bir yeri olduğunu söylemek zorundayız. Aktarmacı olmak yerine yaşamının izdüşümünden yansıyanlarla yola çıkar. Yazdığı kitaplarında anlattığı yaşam öyküsüyle örtüşen resimlerini bu gözle değerlendirmekte yarar var.

9 Haziran 2019 tarihinde yitirdiğimiz sanatçının geride bıraktıkları arasından bir seçkiyi izleyiciyle buluşturuyor Galeri Soyut. Zamana karşı yitip giden ama yapıtlarıyla direnen bir sanatçının resimlerini yeniden görmek için iyi bir fırsat.

– A. Celal Binzet

İBRAHİM BALABAN
– 1921 He was born in the village of Seçköy (Bursa) in a house where he was surrounded by embroideries. After the 3rd grade of the elementary school, he was not given the opportunity to continue with his education. He protested this by not helping his family at work and since they were wealthy enough they left him to his own devices. Luckily so, because those were the years when he had planted the seeds of his painting and writing by freely drawing things and keeping journals everyday.
– 1941 While serving his time in the prison of Bursa he met Nazım Hikmet. By Nazım Hikmet he was tutored in painting, art history, philosophy, sociology and political economy.
– 1943 He was still in prison when he heard the news that his father was murdered and right after that his first wife passed away while giving birth. Unfortunately the baby couldn’t be saved either. 
– 1944 He was transfered to the prison of İmralı.
– 1947 He was sent to the prison of Bursa due to propaganda of communism and his sentence was raised to 4 years, yet he was glad to be with his master Nazım Hikmet again.
– 1950 Both of them were released through the 1950 amnesty. When he got out he had finished 6 paintings called ‘Birth’, ‘Murder’, ‘Buffalos in Water’, ‘Spring’, ‘Jail Gate’ and ‘Harvest’. Nazım Hikmet wrote poems for the last three.
– 1951 He stayed at Nazım’s house for six months in İstanbul. They travelled the city together. During this period of time he painted ‘The Harvesters’.
– 1952 He was discharged of the military service where he met Hasan Hüseyin Korkmazgil, Mehmet Kemal and Hakkı Torunoğlu. After his discharge he eloped with the mother of his children. They had 2 sons, a daughter and five grand children.
– 1953 In İstanbul he held his first solo exhibition.
– 1961 Because of his paintings he was kept under arrest for 6 months.
– 1962 He and other artists were arrested because of their paintings during the exhibition of “Yeni Dal Grubu” (a group of artists who were against imitation of foreign painting). In the following years he would come to be taken into custody and be put on trials many more times. 

Until now he created more than 2000 paintings, countless numbers of drawings, held more than 50 solo exhibitions, attended lots of group exhibitions and he did all this just like the way his “poet father” Nazım Hikmet wanted: Without holding a grudge against anybody who had hurt him .
His works were exhibited in lots of countries including USA. He wrote 11 published books. Among them are memoirs, short stories, essays (on painting) and 2 novels. Also, there are 4 books* written about him.
He is a painter, who producessocial realist works based on Anatolian peoples living and the folk legends. The artist, who initially depicted thepoverty of village life and the peasants production tools gradually extends over epics, folk beliefs, heroes, legends and mythology increasingly addresses migration to cities, city living and struggling for demokracy. During the last period, he has rendered the Anatolian Dervishes (Saints) and the Mothers of Fertility.
He cuts his artistic life into periods such as Scattered, Very Slowly, Embroidery-like, Toy-like, Captive and Freedom.
He summarizes his philosophy of art in this manifest:
“Art is the projection of living. Subject is the core, every core makes its own shell. I depict human being through dialectical methods instead of centimetric measures. In nature-human relationship human identity is shaped by means of production and so are my paintigs.
I don’t use colours with the concern of light or dark spots, I use them to bring out the light blinking in the eyes of the figures. I draw the horse according to the human being, not the other way around.”

*1- Köksal, A. (1990) Balaban: Yaşamı, sanatı, anılar ve yankılar, Bilim Kitabevi
2- Yılmaz, R.O. (2004) Balaban: Yaşamın çizgileri, desenler, Bilim Sanat Yayınları
3- Bilgin, Z.E (2008) Balaban: Yaşantının İzdüşümü, Bindallı Sanatevi
4- Balaban, H.N. and Bilgin, Z.E (2009) Balaban: Bir ressam Yunus Emre, Bindallı Sanatevi

Aşağıdaki görsellere tıklayarak büyütebilirsiniz. Eser hakkında detaylı bilgi almak için, görselin altında yer alan eser kodunu (örn:sy1810-13) belirterek bizimle e-posta (galerisoyut@gmail.com), telefon (0312 438 86 70), whatsapp (0532 550 99 94) veya aşağıdaki formu kullanarak iletişime geçebilirsiniz. Click on the thumbnails below to enlarge it. You can contact us by e-mail, phone or using the form below.

BALABAN
“Bina da bir öğretmendir!”
Mimari bir deyiş

1921. Balaban (İbram Ali) 1921 yılında Bursa’nın kuzeyinde, adına İbrahim Dağı da denilen yüksekçe bir tepede kurulu Bursa Osmangazi’ye bağlı Seçköy’de doğdu.
Ailesi, Seçköy’de hem eğitimli hem de varlıklı bir aile sayılırdı. Annesi “Feyzioğlu Ali’nin kızı” Ayşe hanım; babası“Hasan Başçavuş” ise köyün seçkin ailelerinin çocukları Bursa’daki “Molla Okulu”nda eğitim görürken Seçköy’den çıkıp da İstanbul’da “Küçük Zabit Okulu”ndan mezun ve köy kahvesinde sürekli kitap okuyan aydın bir kimliktir.
1931. 7 yaşında başladığı ilkokul eğitimini, o zamanlar 3 sınıflı eğitim programı uygulayan köyün ilkokulunda tamamladı. Olanakları oldukça sınırlı bir köy çocuğu olmasına rağmen çocukluğunda hep meraklı ve hülyalı bir çocuk oldu. Gerek Seçköy’ün, gerekse çevrede kurulu diğer bölge köylerinin çocuklarından çok daha büyük, fakat hem ailesi hem de köylülerce anlaşılması zor hatta oldukça tuhaf karşılayabilecekleri hayallere sahipti. Çünkü onun “çocukça” ve gereksiz bulabilecekleri bütün hayalleri Balaban’ı köyün ötesine bir yerlere götürüyordu. Bu nedenle büyüdükçe, okudukça sürekli köyden ayrılma hayalleri kurmaya başladı. O da tıpkı babası gibi çok daha iyi ve farklı bir eğitim almak için ailesini zorladı.
Ne var ki ailesi bunu sağlayacak olanaklara sahip olmasına rağmen onun isteklerini hep görmezden geldi ve onun köyden ayrılmasına ve daha üst okullarda eğitim görme hayallerine hep karşı çıktı.
O da, ailesinin kendisini sürekli köydeki çiftçilik ve hayvancılığa dayalı iş hayatına yöneltme ve ancak köy dışında gerçekleşebilecek bütün hayallerini “zora sokma” tavrına karşı kendisine verilen işlere karşı tepkiler geliştirdi. Babası “Hasan Başçavuş” oğlunun bu hayalperestliğini anlayışla karşıladı fakat 15 yaşına gelene kadar da kendi kararında sabırla direndi durdu.
Bir defter alarak günlükler tutmaya başladı. Gördüklerini, yaşadıklarını çok sayıdaki bu günlüklere yazmaya, bir yandan da hem defterlerine hem de bulduğu kağıtlara kendi kendine resimler çizerek yeni bir yol açmaya girişti.
Bu günlükler ve kağıtlara çizilmiş ilk desenler, karalamalar, onun -bilerek ya da bilmeyerek- hem edebiyat hem de sanat alanındaki kişiliğinin ilk adımları oldu.
1937. O yıllarda Seçköy, tıpkı diğer çevre köyler gibi geçimini, hayvancılığın yanı sıra bir yandan da tomurcukları “esrar” imalatında da kullanılan, tarlalarında kendilerinin yetiştirdikleri “Hint keneviri” satışlarıyla sağlamaktadır. Fakat devlet köylünün ürettiği kenevirlerin ancak bir kısmını satın almakta, geri kalanına ise “yasak” koymuştur. Köylü ise zaman zaman “geçim derdi” nedeniyle devletin koymuş olduğu bu yasağı delmek üzere kendine farklı farklı yollar açmakta gecikmeyeceklerdir.
Babasının da yönlendirmesiyle Balaban da bir biçimde bu yolun kıyısındayken Jandarma tarafından yakalanarak Bursa Cezaevi’ne konulur. Arkasından babası da tutuklanır fakat o kısa sürede beraat eder. Mahkeme ise Balaban’ı diğerleri gibi önce bir yıl hapis ve 16.000 lira para cezasına çarptırılır. Fakat yaşı küçük olduğu için bir yıl hapis cezası altı aya indirilir. Böylece Balaban’ın Bursa Cezaevi ve bambaşka bir hayat hayali ister istemez devreye girer.
1938. Altı aylık cezasını tamamladıktan sonra tahliye olur. Ancak para cezası olarak verilen 16.000 lirayı ödeyemeyince mahkeme cezasını 3 yıl mahkumiyete çevirir. Balaban buna aşırı öfkelenir: “Bizim köyü satsan 16.000 etmez!” diye tepki gösterir ve bir süre başka bir köye kaçıp saklanır. Fakat jandarmanın Seçköy’deki baba evini sürekli basması üzerine teslim olur ve -ikinci kez- cezaevine girer.
Böylece Balaban’ın çocukluk hayali olan “köy dışında bir yerde olma ve eğitim görme” istediği üç buçuk yıllık Bursa Cezaevi macerasıyla hiç aklına gelmediği, düşünmediği bambaşka bir yola evrilerek hızla gerçekleşmeye başlayacaktır.
Bursa Cezaevi’ndeyken de hiç boş durmaz. Hem bol bol ve yeni yeni hayaller kurmaya, hem de köyde kendi seçimiyle girmiş olduğu resim ve yazı alanındaki çalışmalarını yeni bir aşamaya taşır. Cezaevinde yaşadıklarını, görüp tanık olduklarını, düşüncelerini yazmaya, kendince köyde başladığı resim çizme (desen) çalışmalarını ilkel yöntemlerle geliştirerek sürdürür.
Bir yandan da cezaevindeki atölyelere katılıp yeni meslekler öğrenmeye çalışır. Sevemediği için bazı meslekleri başladığı gibi bırakırken marangozluğu bırakmayıp öğrenir.
1940. “Askerleri üstlerine karşı isyana teşvik” suçundan mahkum olarak Çankırı Cezaevi’nde yatan Nazım Hikmet, nakil olarak Bursa Cezaevi’ne gelir ve Orhan Kemal ile aynı odaya yerleştirilir.
Gelişiyle birlikte ünü de, dedikodusu da bütün cezaevine yayılır. Nazım o süreçte ailesinin geçimini sağlamak için bir yandan Bursa’da iş kurmaya çalışmakta, diğer yandan da ücret karşılığı mahkum portreleri yapmaktadır.
Bunu duyan Balaban’ı derin bir merak sarar. Çünkü kendisinden başka resim yapan birini ilk kez duymakta ve eğer isterse onunla görüşüp tanışabileceğini düşünmeye başlar. Bunu için de tek yolun para biriktirip Nazım “ressam”a bir portresini yaptırmak olduğuna kara verir. 250 kuruş para biriktirdikten sonra takım elbisenini giyinip kravatını bağlar ve Nazım’ın karşısına dikilir. Nazım, karşısındaki “köylü delikanlısı”nın meraklı bakışları altında bir hafta kadar sürecek bir çalışma ile Balaban’ın tuval üzerine yağlı boya portresini yapar. Onun için Nazım’ın kullanmış olduğu her malzeme, her davranışı yenidir; gördüklerini, olanları dikkatle izler.
Ne var ki Nazım Hikmet Balaban onca giyinip kuşanmasına, kravatlı olmasına rağmen portresine kravat koymamıştır. Balaban sesini çıkarmaz; fakat aklından da çıkarmaz.
Bu tutkulu, büyülü, maceralı portre ve portrenin yapılış süreci Balaban için tipik bir dönüm noktası olacaktır.
Henüz19 yaşındadır; fakat Nazım’ın adını ve ününün nereden geldiğini ilk kez cezaevinde öğrenmiştir.
Onu ilgilendiren asıl şey sadece kendisi gibi resim yapıyor olması ve onun kullanmış olduğu olduğu fakat kendisinin hiç görmediği, bilmediği tuval, fırça ve diğer resim malzemeleridir.
Bütün merakı, masumiyeti ve heyecanıyla sorar: “Bu nedir?” Nazım da bu meraklı köylü çocuğuna aynı içtenlikle cevap verir: “Resim!”
Balaban neredeyse tutulup kalmıştır. Artık aklını tek bir şey ilgilendirmektedir: “resim”. Resim ne demektir ve nasıl bir şeydir? Bir de “Muşamba” diye adlandırdığı tuval bezi, renk renk yağlı boyalar, fırçalar ve ilk kez gördüğü diğer resim araç gereçleri ve Nazım’ın çalışmış olduğu diğer portre resimler ile -az miktarda da olsa- bunlardan aldığı ücrettir.
Artık Balaban için “resim” ciddi ve üzerinde bir hayat kurulabilecek hülyalı bir şeydir. Bir yandan da kendi çizdiklerinin “resim” olup olmadıklarını da ciddi ciddi düşünmeye başladığı karmaşık, düşünceli bir süreç başlar. Yağlı boya’ya, fırçalara, tuvale ve diğer araç gereçlere takar kafasını.
Yerinde duramaz: Nazım’a öykünerek hemen koğuşta birlikte kaldığı mahkum arkadaşlarını model olarak kullanıp -tıpkı Nazım’dan gördüğü gibi- onların portrelerini çizme sürecine geçer.
Fakat artık cezasını tamamlayıp cezaevinden çıkma zamanı gelip çatmıştır. Bir yandan da annesi babası tarafından onların ısrarı üzerine ilk eşi olacak olan “Hacı Eller’in kızı” Fatma hanım ile görücü usulüyle nişanlanır. Görücü usulüyle başlayan bu evlilik girişimi, sonradan başına bir dizi soruna yol açacak ve Balaban’ın gelecekteki hayatına yepyeni bir yön verecektir. Hayali olarak Fatma hanımın portrelerini çizmeye başlar. Kendisiyle birlikte aynı suçtan cezaevinde bulunan bir “köylüsü” bu sürpriz çizim sürecini ve arkasındaki nişanı duyunca kıskançlıktan deliye döner ve Balaban’a düşman kesilir. Çünkü Balaban’ın görücü usulü ile kabul ettiği nişanlısı yüzünden Balaban’ı rahatsız etmeye, öldürme tehditleri savurmaya başlar. Aralarında sonu ölümle bitecek bir “hasım”lık süreci başlar. Çünkü, o da aynı kız ile evlenmek istemektedir ve bunun için Balaban’ın tehdit ederek açık açık nişanlısından ayrılmasını ister. Balaban ise bunu hemen reddeder ve tehdidi onuruna bir türlü yediremez. Fakat hasmı bu ısrarından bir türlü vazgeçmeyerek Balaban’ı dört arkadaşıyla birlikte Balaban’ı cezaevinde sinsice bıçaklar. Balaban ölümden döner.
Fakat ne var ki, Balaban çok geçmeden cezasını tamamlayıp cezaevinden tahliye olacaktır. Böylece Nazım ile bu ilk dönemdeki yakınlığı burada kesilmiş olur.
1942. Balaban cezaevinden tahliye olduktan sonra nişanlısıyla evlenip bir yuva kurmak için Seçköy’e döner ve düğün hazırlıklarına başlarlar. Fakat nişanlısında gönlü olan ve kendisini bıçaklayan hasmı da köye dönmüş ve Baban’ı öldürme tehditlerini sürdürmeye devam etmektedir. Sık sık yolunu kesip tehditler savurur; birkaç kez de evlerini kurşunlar. Balaban artık dayanamaz hale gelir ve kendisine korumak için tabancasını beline takar ve köyde öyle dolaşmaya başlar. satın alır. Artık silahlı birisidir. Düğün günü gelir ve hasmı bu defa da düğünü basar ve olaylar çıkarır. Sonra da Balaban ile sonu ölümle bitecek silahlı bir mücadeleye girişir. Öyle ki her fırsatta Balaban’ı aşağılayıp insan içine çıkamaz hale getirir.
Bir karşılaştıklarında yine silahlar çekilir ve Balaban önce davranıp hasmını vurup öldürür. Köylüsü mezara, Balaban ise “cinayet” suçuyla yeniden Bursa Cezaevi’ne düşer.
Mahkeme’de 10 yıl cezaya çarptırılır.
Cezaevi’nde “kendisini avutmak” ve öfkesini dindirmek için geceleri sürekli resim düşünerek, gündüzleri ise fırsat buldukça “yaparak” tekniğini geliştirmeye yoğunlaşır.
Nazım’a yaptırmış olduğu portreyi de yanında getirmiştir. Fakat aklı hala portrenin kravatsız olarak yapılmış olmasındadır. Kravatı portreye kendisi takmaya karar verir ve yağlı boyası da olmadığından renkli kuru kalemlerini zeytinyağına batırarak kravatı resmi ekler; rahatlar.
1943. Cezaevine girdikten iki ay sonra cezaevindeyken öldürmüş olduğu hasmının akrabalarının kan davası güderek 1 Ocak 1943 yılbaşı gecesinde babasını öldürdükleri haberini alır. Kötü haber bununla da kalmaz. Hamile olan eşi Fatma hanımın da doğum sırasında, çok geçmeden de bir süre yaşayan ilk çocuğunun öldükleri haberini getirirler.
Aylarca ne yapacağını bilemez. Üzüntüden, öfkeden deliye döner, kendini kaybeder. Yemez, içmez, kimselerle konuşmaz, kendi içine kapanır. Kendini sürekli uykuya vurur. Uyandıktan sonra da sürekli bir türkünün bir mısrasını tekrarlar durur:
“Bu kara yazıyı kendim yazmadım!”
Bir süre sonra koğuş arkadaşlarının yardımıyla kendini toparlamaya başlar ve bir süre sonra cezaevinde yeni bir hayat kurmaya girişir. Bu sırada Nazım Hikmet’in de önerisiyle cezaevinin berberhanesinde berber olarak işe girer. Bir yandan da resim çalışmalarına daha ciddi ve planlı bir biçimde yeniden başlar. Artık ressam olup hayatını resim yaparak kazanmaya karar verir. Koğuş arkadaşları yine de uyarırlar: “Açlıktan ölürsün!” O ise inat eder. Kararlıdır: “Haftada üç gün berberlik, geri kalan günlerde de resim yaparım, yine vazgeçmem!”
Yapmış olduğu resimleri berber aynası üzerine asarak sergilemeye girişir. Sergiledikleri arasında kendi yapmış olduğu bir otoportresi de asılıdır.
Nazım Hikmet üç günde bir berberhaneye berber Balaban’a traş olmaya gelir ve bir gün traş olurken “İbrahim senin yeni bir portreni yapmak istiyorum; ilk yaptığım iyi olmadı” der. Ne var ki Balaban “Ben sana resmimi yaptırmam!” diye cevap verir. Nazım şaşırır önce; sonra da kendisi hakkında duymuş olduğu “komünistlik” suçlamalarından ötürü çekinip öyle davrandığını düşünmeye başlar. “Neden evladım, daha önce yaptırmıştın ama” der. Balaban pervasızdır; daha da ileri gider: “Ben kendim yapabilirim!” der. Nazım’ın yüzü birden rahatlayıp aydınlanır. “Peki benim portremi de yapabilir misin?” diye sorar berber Balaban’a. O da hiç tereddüt etmeden “Tabi ki yaparım!” diye cevap verir ve hemen orada eline bir kalem kağıt alıp Nazım Hikmet’in portresini çizmeye girişir. Nazım portresi daha bitmeden Balaban’ın elinden çizdiği deseni alır ve: “Müthiş, sen akademi okudun mu?” diye sorar. Balaban “akademi” kelimesini de ilk kez orada duymuş olacaktır. “Yok!” der, “okul yok,… ortaokul da yok, lise de yok!” Nazım da kendisine moral verir: “İstemez, okul mokul istemez! Ben sana yardım edip öğretirim!” der ve aralarında “usta – çırak” ilişkisine dayalı yeni bir süreç başlar.
O günden sonra Nazım’ı sık sık ziyaret eder; sürekli ve büyük bir merakla hem onun resim çalışmasını izler, hem resim yapma yöntemlerine, malzemelerine bakmaya, gördükleri üzerine hayaller kurmaya girişir. Bir yandan da öğrettiklerini hemen uygulamaya girişir. Kendi koğuşunda kendi yöntemiyle çıplak model olarak kullandığı mahkumları bu defa da “akademik” mantıkla poz verdirerek saatlerce yeni yeni akademik desenler çizer.
Onun resme olan bu derin ve tutkulu ilgisini, yapma, becerme inadını fark eden Nazım elindeki bütün resim malzemelerini, yağlı boyalarını, fırçalarını kendisine verir.
Bursa Cezaevin’de yatan Nazım Hikmet’ten Kemal Tahir’e mektuptan:
“Ben burada bir ressam Yunus Emre keşfettim. Köylü, orta köylü, köy mektebinde okumuş, berberlik ediyor içerde. Ben resim yaparken başımdan ayrılmaz. Nihayet bir gün boya istedi, verdim ve ilk iş olarak aynada kendi resmini yaptı. İkinci portre bir şaheserdi ve şimdi üç aydır şaheser portreler yapmakla meşgul. Bütün boyalarımı ona verdim. Yaptığı resimleri Burhan Toprak’a yolladım. Müdeiumumi de ilgilendi. Sahici milletimle bir kere daha övündüm” diye yazar.
Henüz 21 yaşındadır fakat böylece ismi resimlerinden çok daha önce ulaşır İstanbul’daki sanat ve aydın çevrelerine…
Babasının öldürülüşünü bir türlü aklından çıkarıp atamaz. Nazım’ın önerisiyle bu duygusunu onun bir portresini yaparak aşmaya çalışır. Elinde bir fotoğrafı bulunmadığı için portreyi aynada kendi yüzüne bakarak fakat hatırladığı kadarıyla babasına benzeterek yapar.
Artık hem Nazım için, hem de Balaban için cezaevi bir “akademi”ye dönüşmüş gibidir. Nazım kendisine resim ve sanat tarihi dersleri yanında; felsefe, sosyoloji ve ekonomi politik dersleri de verir. Balaban da o bitmek bilmez iştahıyla okur, araştırır; başta tarih, mitoloji, felsefe kitapları olmak üzere birçok kitap okur, kendini sürekli geliştirir.
Nazım Hikmet o sıralar Bursa Cezaevi’nde yatan Orhan Kemal ile edebiyat üzerine çalışmaktadır. Onu, şiir yazmaktan öykü yazmaya, Balaban’ı da desenden yağlı boya resme doğru yönlendirip yetiştirir. Balaban’a “ben Memleketimden İnsan Manzaraları şiirlerini yazıyorum, sen de memleketinden insan manzaraları resimleri yapmalısın” öğüdünü verir.
O da bu öğüdü tutar ve “usta”sının dediği gibi yoğun olarak o yönde resimler çalışmaya başlar.
Bu resimler öncelikle bir tür kendi yaşamından sahnelerdir. Portre ve modelden çalışmalarının dışında ilk yağlı boya resimlerinden sayılan Cinayet, Kan Davası resmini babasının öldürülmesi anısına yapar. Arkasından da ilk eşinin doğum sırasında ölümü anısını da Doğum resmiyle görselleştirir. Artık Nazım Hikmet’i ustası olarak görmeye ve bunu hayatının her yerinde göz önünde bulundurmaya ve dillendirmeye başlar.
Cezaevi günlerinde Balaban ile Nazım’ın birlikte fotoğrafları yoktur. Çünkü Nazım “bir köylü çocuğu” olarak gördüğü “çırağı”nı kendisi yüzünden “komünizm” suçlamasıyla karşı kaşıya bırakmak istememiştir.
Fakat öyle ya da böyle artık ikisinin isimleri birbirine bağlanmış neredeyse birbiri olmadan anılmaz olmuştur. Balaban’ın bütün hayatı ve ismi artık bu dostluk – ustalık – gelecek üzerine kurulacaktır.
Balaban, yedi yıl süren Nazım Hikmet’li günlerini sonraki yıllarda yazacağı Şair Baba ve Damdakiler (1968), Nazım Hikmet ve Biz (1998) ve Nazım Hikmet’le Yedi Yıl (2003) kitaplarında ayrıntılarıyla anlatacaktır.
1945. Bursa Cezaevi’nde iki yıl yattıktan sonra – Nazım’ın da ısrarlı önerisiyle – özgürce resim çalışma koşulları sağlayabileceği düşüncesiyle kendi başvurusu üzerine Bursa Cezaevi’nden İmralı adasında kurulu açık hava cezaevine nakil başvurusu yapar ve isteği kabul edilir.
İmralı Cezaevi, Bursa Cezaevi’ne nazaran daha zengin bir kütüphaneye sahiptir. Balaban bu kütüphaneden fazlasıyla yararlanır ve çok sayıda temel kitap okur. Dahası cezaevi yönetiminin de izniyle ilk kez dışarıda, açık havada, doğada mahkumların öküzlerle çift sürüp tarım yaptıkları araziler arasında resim çalışma olanaklarına kavuşur. Havaların yağmurlu olduğu günlerde ise cezaevi ahırındaki öküzleri model olarak kullanıp bol bol akademik desenler çizerek el becerisini geliştirir.
1946. Bir yandan da hem önce de yapmış olduğu gibi mahkum arkadaşları ile hayali portreler çalışmayı sürdürür. Çalışmalarını öyle bir noktaya taşır ki ustasına bunu göstermek amacıyla İmralı’da yapmış olduğu otoportresini Bursa Cezaevi’ndeki Nazım’a yollar.

1948. İmralı’da 4 yıl boyunca açık havada süren kısmi mahkumluğundaki disiplini ve “iyi hal”i nedeniyle yasa gereği, cezasını indirimli olarak tamamlamaya iki ay kala gardiyanlar Nazım Hikmet’e yazmış olduğu bir mektuba el koyarlar ve diğer “mahkumlara komünizm propagandası yapmak”la suçlanarak hakkında cezaevi yönetimince soruşturma açılır. Soruşturma sonunda da müdür tarafından cezalandırılarak gelmiş olduğu Bursa Cezaevi’ne sürgüne gönderilir.
Böylece açılan bu yeni dava ile birlikte Balaban artık sadece cinayet suçlusu değil, aynı zamanda bir “siyasi mahkum” haline de getirilecektir.
Bursa Cezaevi’ne gelir gelmez de hücreye konularak altı ay boyunca hiç kimseyle görüşmesine izin verilmeyecektir.
O günlerde, Nazım Hikmet’e gizli bir sempatisi olduğu bilinen ve gençliğinde Karadeniz bölgesinde Milli Mücadele sırasında etkin görevler üstlenmiş olan İstanbul Cumhuriyet Savcısı İzzet Akçal nakil yoluyla Bursa’ya atanır. Gelir gelmez de Nazım Hikmet ve Orhan Kemal’inde yattıkları Bursa Cezaevi’ni teftişe gelir. Nazım’ın da uyarısıyla Balaban’ın hücrede tutulduğunu öğrenip konuya hemen müdahale ederek hücreden çıkarılmasını sağlar. Akçal bununla da yetinmez; Bursa Cezaevi’nin özel bir bölümünde Nazım ve Orhan Kemal gibi edebiyatla şiirle uğraşan siyasi mahkumları bir araya toplar ve Balaban’ın da özgürce o bölüme geçerek Nazım ve arkadaşlarıyla görüşmesi için özel izin çıkarır.
Sonradan Demokrat Partisi’nden parlamentoya girecek olan Akçal, iyi bir hukukçu olmasının yanı sıra duyarlı bir aydındır da.
1949. Çok geçmeden Balaban İmralı’da hakkında açılan “komünizm propagandası yapma” davasından da beraat eder.
Böylece Balaban, cezaevi“usta”sı Nazım Hikmet’e yeniden kavuşmuş olur ve birlikte kaldıkları yerden resim ve tarih çalışmayı sürdürürler. Bu bir tür okul gibi çalışma, 1950 yılına kadar aynı yoğunlukta sürecektir.
Nazım ile bir söyleşi için cezaevine gelen Sinan Korle, yine savcı Akçal’ın özel izniyle Balaban’la da tanışır ve 25 aralık 1949 tarihli Vatan Gazetesi’nde “Halk Şiiri Yanında, Bir de Halk Resmi…” başlıklı bir yazı yayınlar. Yazısında Balaban’ın başından geçen dramatik olaylardan dolayı Aşık Veysel’e benzetir. Korle’nin bu yazısını okuyup eline ulaştırılan Balaban resimlerini de görecek olan Abidin Dino da şöyle yorum yapar: “Büyük bir sanat olayı karşısında bulunduğumuzu o ufacık renksiz iki resimden bile anlamak zor değil.”
1950. Balaban Bursa Cezaevi’nde, Nazım Hikmet başta olmak üzere orada yatan aydınlar ile birlikte siyasetle tanıştı ve “sol” siyaset içerisinde yer aldı. Türkiye’nin farklı siyasi dönemlerinde daima muhalif bir siyasi tavır içerisinde oldu ve bunun bedelini de bütün hayatı boyunca fazlasıyla ödedi. Bu tutum, aynı zamanda yapmış olduğu resmin oluşmasında da belirgin, sağlam bir zemin oluşturdu. Resimleri Azra Erhat, Fakir Baykurt, Tanju Cılızoğlu, Zahir Güvenli, Fahir Aksoy, Sezer Tansuğ, Şevket Süreyya Aydemir, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Mustafa Ekmekçi, Oktay Akbal, Mihri Belli, Muzaffer Erdost, Mehmet Kemal, Zühtü Bayar, Dursun Akçam, İlhan Selçuk, Çetin Altan, Kaya Özsezgin, Elif Naci , Mehmet Ali Aybar, Doğu Perinçek, Abidin Dino vd. yazar, gazeteci ve aydınlar tarafından milli bağımsızlıktan yana, aydınlanmacı, halkçı, devrimci bir sanat olarak değerlendirildi.
1950’li yıllar Türkiye’nin siyasi tarihinde bir kırılma noktasıdır. Dönem için çoğunlukla “çok partili dönem” olarak adlandırılsa da aslında bir bakıma tam bir DP’li (Demokrat Partisi) yıllarıdır. Bu süreç aynı zamanda Türkiye’nin NATO’ya girdiği, Amerika ile Rusya arasında yaşanan yoğun bir “Soğuk Savaş Süreci”nin bütün NATO üyesi ülkelerde de olduğu gibi Türkiye’de de sürekli“Cadı Kazanları” nın kaynatıldığı tekinsiz bir süreçtir.
Bu süreç, Türkiye’yi bir tür “Küçük Amerika” yapma süreci olarak hem ülkeyi hem toplumu derinden etkileyecek ve bir çok aydının, sanatçının, kültür adamının çalışmalarını “komünizm” suçlamasıyla karşı karşıya bırakacak; fakat öte yandan da zorunlu olarak önceki CHP dönemi mağdurları için de çözüm arayışlarının gündeme taşınacağı zorunlu bir süreçtir.
“Genel af” çıkar ve afla birlikte bir çok aydın, sanatçı, şair, edebiyatçı, siyasetçi cezaevinden tahliye olurlar. Bunların arasında Bursa Cezaevi mahkumları Nazım Hikmet ve Balaban da vardır. Balaban cezaevinden çıkarken yanında Nazım’ın her biri adına şiir yazdığı Bahar, Mapushane Kapısı, Harman, Cinayet, Yol, Suda Dombaylar ve Doğum resimleri de olacaktır.
Balaban köyüne sırtında bu tuval resimleri ile dosyalar dolası desenleriyle birlikte döner.
Baba evine gelir gelmez tuval resimlerini evin her yerine asar.
Bir süre ne yapacağını bilemez. Meraklı, kuşkulu bakışlar, dedikodular, ikircikli davranışlar arasında köy hayatına alışmaya çalışırken oldukça zorlanır.
Çok geçmeden Nazım Hikmet Balaban’a bir mektup yazar ve kendisini İstanbul’a davet eder. Balaban da zaten yeterince bocaladığı, bir türlü alışamadığı köyünden çıkıp gemiyle İstanbul’a Nazım’ı ziyarete gelir. Kendisini iskelede Nazım’ın eşi Münevver hanım karşılar.
Nazım o sırada annesi Celile Hanım’ın evinde kalmaktadır. Bu ana – oğul ikilisine Balaban da katılır ve hep birlikte o evde altı ay kadar konuk olarak kalır. Evde özel olarak hazırlanmış bir bölümde bir yandan resim çalışır bir yandan da birlikte İstanbul’u gezerler.
Cezaevinde yapmış olduğu tuval resimler Nazım’ın yardımlarıyla ilk olarak Maya Sanat Galerisi’nde sergilenir.
Balaban askere gidene kadar da bir ayağı Seçköy’de bir ayağı İstanbul’da “iki arada bir derede” yaşar. Çalıştıkça ve Nazım ile konuştukça giderek, tarla, çiftçi, saban, orak, ekin vb. konular resimlerinin temelini oluşturmaya başlar. Köyden geldiği için köy hayatına gerçekçi bakışla çalıştığı resimleri resim dünyasında ve entelektüel çevrelerde olağanüstü bir ilgiyle karşılanır.
Ev, bir yandan Nazım bir yandan da Balaban için dolup taşmaktadır.
Bir gün onları görmek için eve sanat tarihçi Celal Esat Arseven gelir. Arseven, duvarlara asılı resimlere bir süre baktıktan sonra şöyle diyecektir: “Ne desem bilmem ki? Kübizm değil, Empresyonizm değil, Sürrealizm değil, Fütürizm değil… Şimdi ben bu ressamın resim tarzına ne diyeceğim ki?” diye kendi kendine söylenir. Nazım Hikmet dayanamaz: “Esat hoca, illaki bir kulp takmak istiyorsan, bu resim tarzına da Balabanizm dersin artık.” deyip konuyu noktalar.
Balaban’ın resimlerinin ancak fotoğraflarını görebilen Abidin Dino ise, 15 Mart 1950’de Yaprak Dergisi’nde şöyle yazacaktır:
“Balaban’ı daha önce Nazım’dan duymuştum. Büyük bir sanat olayı karşısında bulunduğumuzu o ufacık renksiz iki resimden bile anlamak zor değil. ‘Mapushane Kapısı’ resminin önünde, Giotto’nun isminden başka bir isim gelmiyor akla. Resmin kuruluşu, yüzlerin özü, duruşlar, hepsi ezberimde. Balaban’ın resmi neden bu kadar yer etti bende? Balaban’ın yağız bir atı var ki, aklımdan çıkmıyor, arkadan çizilmiş, boynunu yere eğmiş bir at. Balaban’ın atı, elleri ile görmesini bilen bir ressamı haber veriyor. Belli ki Balaban, o atın bakımı ile uğraşmış, onu eyerlemiş, sulamış tımar etmiş, otlatmış. Böylesine bir ilgi ile çizilen at, Balaban’ın atı olur. İşin içinde sevgi ile bilgi bir arada. Balaban, kendine özgü üslubuyla uzun bir dönem kırsal kesim yaşamını aktardı tablolarına… Balaban çizdiğini yaşıyor, biz sadece seyrediyoruz. (Sinan) Korle haklı, boy vermek için dost bir el bekleyen, Meksikalı Orozco kadar güçlü kuvvetli ressamlarımız olacak.”
1951. Nazım Hikmet, uzunca bir süredir yapılan gizli bir plan gereği dostları tarafından gizlice yurt dışına kaçırılır. Balaban ise askerlik dosyasına “şüpheli kişi” notu düşülerek askere alınır ve jandarmalar nezaretinde Sivas’taki birliğine gönderilir. Birliğinde sürekli gözaltında tutulur. Askerliğini bu koşullar altında sürdürürken burada yine kendisi gibi “şüpheli kişi” sıfatlı olarak askerlik yapan şair Hasan Hüseyin Korkmazgil, gazeteci Mehmet Kemal ve Sivaslı bir ressam olan Hakkı Torunoğlu ile tanışır ve onlarla kalıcı dostluklar kurar.
Sivas’taki bu askerlik sürecinde Selçuklu – Osmanlı Çinileri ile Sivas kilimleri motiflerinin yanı sıra geleneksel, tarihsel kültür kalıntıları üzerine araştırmalara girişir ve Türk minyatürlerinden etütler yapar.
1952. Askerliği sürerken hakkında çıkarılan dedikodulardan, cezaevine düşmesine de neden olan talihsiz olayların etkisinden uzak durmak amacıyla baba yurdu Seçköy’den ayrılarak Bursa’ya bağlı Gürsu kasabasına yerleşmeyi planlar ve orada kendisine yeni bir ev yaptırır. Çünkü doğmuş olduğu Seçköy’de yaşadıkları, anıları, kendisi hakkında köylülerinin bakışları, dedikoduları vb. konular nedeniyle artık Balaban’a alabildiğine dar ve bir tür ikinci bir “cezaevi” gibi gelmektedir. Aklı fikri, yeni ve özgürce resimler yapmak ve bu resimleri İstanbul’da sergileyeceği bir mekan ve resmiyle yaşamayı düşündüğü yeni bir hayattır.
1953. İlk kişisel sergisini İstanbul’da “ustası” Nazım’ın yurt dışına giderken “emanet ettiği” dostlarının destekleriyle Fransız Kültür Merkezi sergi salonunda açar.
Melih Cevdet Anday sergiyle ilgili 26 ekim 1953 tarihli Akşam gazetesinde şöyle yazar: “Çabalamaktan hepsi bitkin, çoğu pırtılara bürünmüş, koyu bir yoksulluk içinde görünen insan kalabalıkları seyredene hiç de umutsuzluk vermiyor. En çok yürek paralayıcı konularda bile Balaban, sevinç, umut ögelerini araya katmasını bilmiş. İbrahim balaban resim dünyamıza taptaze bir hava getiriyor.”
Yaşar Kemal de sergi hakkında 8 kasım 1953 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki yazısında şöyle yazacaktır:
“Bir umut ışığıdır sarıyor insanın içini. (…) Ben Balaban’ın her tablosunu bir türküye benzetiyorum. Şöyle ki: Her türkü bir hikâyedir. Bir olaydan çıkmıştır. Olaydan çıkmayan hiç bir türkü yoktur. Olayı anlatınca da hayatı en kestirmeden anlatıyor türküler. İşte Bursa’nın Seç köyünden Balaban’ın her tablosunun bir hikâyesi var. Ve hayatından bir parça her tablosu… Rengi ile ışığı ile bir parça…”
Elif Naci de şu sözlerle karşılar sergiyi: “Bir sergiden içeri girdiğimizde orada birini ararız. Bu aradığımız ya Manet, Monet, ya Pissarro, ya Picasso’dur. Ve aradığımızı buluruz. Balaban’ın sergisinde de yine birini aradık ve bulduk. Bu, ne Manet, Monet, ne Pissarro, Picasso oldu. Bulduğumuz Balaban’ın kendisiydi.”
1955. Askerlikten terhis olduktan sonra Seçköy’e değil Gürsu’daki evine yerleşir. Fakat çocukluğunun anılarıyla yüklü “baba ocağı” Seçköy’den yine de kopamaz. Köyüne sık sık gidip gelirken kız kardeşinin de yönlendirmesiyle Seçköy’den Gülseren hanımla tanışır ve ona aşık olur. Kızın ailesinin evlenmelerine razı olmaması nedeniyle de sevdiğini tarladan kaçırıp onunla evlenir.
Gülseren hanımdan olan ilk çocuğunun adını da nem babası Hasan ile “ustası” Nazım’ın adlarını yan yana getirerek Hasan Nazım olarak koyar.
Sonraki yıllarda Gülseren hanımdan bir oğlu ve bir kızı daha olur.
1956. Fakat dönemin yoğun siyasi baskılar ve kuşkular kendisini Gürsu’da da rahat bırakmaz. Bir gün kendisiyle bir röportaj yapmak için evine iki Fransız gazeteci gelir. Gazeteciler ayrıldıktan sonra Jandarma tarafından gözaltına alınıp Fransızları nereden tanıdığı, kendisine ne gibi sorular yönelttikleri sorularak jandarma karakolunda üç gün üç gece soyunca işkence edilir ve masumiyeti anlaşılınca da serbest bırakılır.
1957. Böylece Gürsu’da da rahat edemez. Evini satıp yeniden Seçköy’e, baba ocağına döner ve ailesi için köyde yeni bir ev inşa eder.
1959. 2. kişisel sergisi Fransız Kültür Merkezi sergi salonu İstanbul.
Bu kez sergide yağlı boya tuval resimlerinin yanı sıra, farklı teknik ve malzemelerle yapılmış çalışmalarını da sergiler.
Sabahattin Eyüboğlu, (????????????) tarihli Akşam Gazetesinde sergi için şunları yazar:
“Balaban’a usta ressam demekten çok, onun özü ve söyleyecek sözü olan bereketli bir ressam olduğuna inanıyorum. Balaban köy gerçeğini kendine has kudretli, etkili bir nakış haline getiriyor. Fakat birçok resimlerinde nakış gerçeğin kenarında, ötesinde berisinde yersiz bir süs haline de geliyor. Bu ikilik gerçi eski geleneğe ve bazı yeni temayüllere uygun; fakat Balaban nakışlarını, mandaları veya buğdayları kadar insanlaştıramadığı, manalandıramadığı için hazin bir bayağılığa düşüyor. Nakış resme, resim nakşa zarar veriyor. Ya resim nakışta erimeli, ya nakış resimde. Amma bunu yapabilmesi, Balaban’ın büyük ustalar arasına girmesi demek olur. Oysaki Balaban daha yeni bismillah demiş, bu işe, amma Anadolu köylüsünün gürbüz, sabırlı, iştahlı bismillahı bu. Yolu kesilmezse nakışı resim, resmi nakış etmesini bilir, harman resminde olduğu gibi…”
Dönemin sanat eleştirmenlerinden Sezer Tansuğ da Dost Dergisinin kasım 1959 tarihli sayısında yer alan yazısında, Eyüboğlu’nun eleştirilerine değinirken bir yandan da Balaban’ı küçümsemeye çalışır. Hatta daha da ileri giderek yer yer aşağılamaya varan tarzda bir üslup kullanır:
“Hani dehaydı, sanat olayıydı, alın işte! Balaban da kim oluyor, bir köylü. Senin ne haddine. Biçim oyunlarına girişmek, stilizasyon, deformasyon bizlerin işi, bizim gibi entellektüel, mürekkep yalamış elitlere bırak sen, bu işleri…”
Fakir Baykurt ise Demet Dergisi’nin Kasım – Aralık 1959 sayısında “Balaban’ın Öfkesi” başlıklı bir yazı yayınlayarak bu eleştirilere cevap karşı çıkar:
“Bu onun ikinci sergisi. Beş yıl önce açtığı ilk sergisi gibi bu da dolup taşıyor. Balaban, köylü yaşayışını, renklerle, nakışlarla dile getirmiş. Görenler hayran oluyorlar. Şimdiye kadar köy resmi yapılmadı mı? Nakış resme girmedi mi? Hatta sanatımızın böyle anlayışlı bir şekilde köye yönelmesine bakıp: ‘Köy, köy, köy… bıktık artık!’ diyenler bile çıkmadı mı? İbrahim Balaban’ın sergisini gezerken, ‘Bıktık!’ diyene rastlamıyoruz. Balaban resimleri, şimdiye kadar yapılan nakışlı köy resimlerinden çok ayrı. O, çizdiği uzun bir köylü bacağını çorap nakışlarıyla doldurup resim yaptım sananlardan değil. Köy insanını, köy tabiatını, sadece resim olsun diye nakışlamıyor. Bir öfkeyi, bir hıncı ortaya döküyor.”
Sanat, siyaset ve entelektüel ortamın önemli birçok isminin tartıştığı sergi ve Balaban ismi Balaban dostlarının örgütlenmesi ve yakın destekleriyle önce Ankara’da bir apartman dairesine, arkasından da Bursa’da bir derneğin salonuna taşınır.
1960. 3. kişisel sergisi Amerika’da Virginia eyaletindeki bir galeride açılır. Fakat kendisi açılışa katılamaz. Sergilenen on resim ise bir daha geri dönmez ve halen kayıptır.
Balaban artık DP iktidarının siyasal, toplumsal baskılarına karşı siyasi tepki vermekten kaçınmayacak falaka, işkence ve yasaklar üzerine bir dizi desen ve resim çalışacaktır.
27 Mayıs devrimini heyecanla ve umutla karşılar. Bursa’daki ünlü “Resimli Ev”i inşa eder.
Geleneksel kültür birikimleri üzerine Sivas’ta başlamış olduğu etüt çalışmalarına İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi koleksiyonunda bulunan Anadolu ve Mezopotamya’nın Yunan öncesi, Mısır ve Arap Yarımadası’nın İslam öncesi çağlarına ait eserler üzerinden geliştirerek sürdürür.
Benzer bir çalışmayı Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde de yapar. Bu çizgideki çalışmalarını Hitit sanatı sanatı üzerinden Hattuşa – Boğazkale, Yazılıkaya, ve Alacahöyük vd. tarihsel mekanlarda eskizler yaparak çok sayıda desen ve etüt çalışması yapar.
Kendisi bu çalışmaları yapma nedenini şöyle anlatır:
“Hamur yoğururken kadınlar içine maya katarlar. Bir tekne hamura el kadar bir şey. Peynirin de mayası var. Öyle ise sanatın da mayası olmalı!”
Fakat gerek yapmış olduğu ve ilgi gören resimleri, gerekse resim ve ortam üzerine basında çıkan tartışmalara yol açan sanat ve siyaset bağlamındaki düşünceleri akademi ve diğer entelektüel bazı çevrelerde rahatsızlık yaratıp dışlanmaya çalışılır.
(Tanju Cılızoğlu, Balaban, 1962, Yenilik Basımevi)
Sh. 83.deki örneklerden koy
1961. Dönemle ilgili yapmış olduğu siyasi içerikli yeni resimleri nedeniyle gözaltına alınır ve Bursa Emniyet Müdürlüğü’nde bir ay boyunca eziyet edilip sorguya çekilir. Arkasından da suçsuz görülüp serbest bırakılır.
İşçi Partisi ve sosyalist eğilimli sanatçılar Ressam Avni Memedoğlu, Seramikçi Nejat Tözge, Ressam Marta Tözge, Ressam Kemal İncesu, Ressam İhsan İncesu, Ressam Hikmet Aksüt ve Heykeltraş Vahit İncesu tarafından oluşturulan Yeni Dal Grubu ile tanışır ve onlarla birlikte İstanbul Şehir Galerisi’nde bir grup sergisi açarlar. Fakat sergi üç gün sonra kapatılır ve sergiyi açan grup toplu olarak gözaltına alınırlar. Balmumcu’da 31 gün boyunca orada tutulup Askeri Mahkeme tarafından yargılanırlar ve sonunda suçsuz bulunup salıverilirler.
1962. 4. kişisel sergi İstanbul Fransız Kültür Merkezi sergi salonu.
Sergi, -beklendiği gibi- akademik çevrelerde ve akademi kökenli ressamlar arasında yine büyük bir tartışmaya yol açar.
Azra Erhat’ın, Vatan Gazetesi’ndeki (19 Eylül 1962) yazısı, başta Nuri İyem olmak üzere bir çok akademi kökenli ressamın tepkisine yol açar ve Balaban resmi üzerine kırıcı tartışmalar yaşanır.
Fransız Kültür Merkezi’indeki sergi, İstanbul’dan sonra Ankara’da T. K derneğinde, İzmir’de Konservatuvar salonunda, Denizli’de Öğretmen Lokali’nde, Aydın’da T. K derneği salonunda, Bursa’da yine T. K Derneği salonunda tekrarlanır.
İlk kitabı Balaban (anı – otobiyografi) Yenilik Basımevi tarafından yayınlanır.
Yazılıkaya- İvriz, Alacahöyük ve Hitit müzelerinde incelemeler yaparak, sanatını Anadolu’nun ilk uygarlıkları, Hitit kabartmalarıyla pekiştirme gereğini duyar. Azra Erhat onun hakkında övgü dolu olumlu bir yazı yazar; fakat yazı sanat çevrelerinde yaygınlaşan olumsuz tepkiyi daha da kışkırtır. Eleştirileri ve tepkilere göre “Eğitimsiz bir köylünün Türk resim sanatında yeri yoktur.”
1963. 5. kişisel sergi Ankara Halkevleri Genel Merkezi salonu.
Balaban o dönem resimlerini kara sabana bağlı önceki, ilkel üretim yönteminin ne kadar “oyuncaksı” olduğu teziyle, “Oyuncaksı” dönem (1962/65) olarak adlandırır. Resimlerdeki öküzler, kara saban ve köylünün kara sabanı tutan elleri ağaçtan yontulmuş mekanik araçlar gibi çizilerek sitlize edilmiştir.
Balaban, sergisini İzmir, Denizli, Aydın vd. Anadolu kentlerine de taşıyarak bir tür “Anadolu’nun resmi” olarak tanıtılan ve o nedenlerle de aşırı eleştirilen çalışmalarını Anadolu’ya götürür.
1965. 6. kişisel sergisi Ankara Sanat Sevenler Derneği salonu.
Sergi bir Anadolu turnesiyle Isparta, Antalya, İzmir ve Bursa’ya taşınır.
Sergiyle ilgili “Taşın Altındaki Çiçek” başlıklı bir yazı kaleme alan Oktay Akbal Balaban’ın yanında yer alır ve tavrını destekler: “Sanatçı bir oluşun sonucu hep. Çetin yaşam, güç olanaklar da çoğu kez sanatçıyı yoğurur, onu bir kişiliğe kavuşturur. Şöyle bir açıklama yaptı Balaban: Bahçesindeki çiçekleri düzeltirken bir taşı kaldırmış, bakmış boynu eğik, ezik bir çiçek, taşın altından kendine bir çıkış yeri aramakta. O ezik çiçek gibi, sanatçı da er geç bir çıkış, bir kurtuluş yolu bulur. Bugünkü Balaban sanatıyla kendi yaşam serüveninin sonucu… yapıtları da…”
Balaban, hakkında sanat çevrelerinde oluşan tepkilere ve tartışmalara karşı resim üzerine düşüncelerini yeni bir boyuta taşımaya karar verir:
“Doğadaki ses ölmez işte!
Doğadaki renk ölmez işte!
Doğadaki biçim ölmez işte!
Sen ölmedin işte!”
Sanatıyla ilgili düşünsel çalışmasını tamamlayıp – kişisel olarak Türkiye’de ilk kez- 9 maddelik bir sanat manifestosu yayınlar:
“1. Sanat yaşantının izdüşümüdür. / 2. Konu bir özdür; her öz kendi kabuğunu yapar. / 3. Ben insanı santimetrik ölçülerle değil, diyalektik yöntemlerle resmediyorum. / 4. İnsan – doğa ilişkisinde üretim araçlarının insana bir kimlik kazandırdığını ve bu nedenle benim resimlerimi de biçimlendirdiğini söyleyebilirim. / 5. Ben boyaları açık – koyu endişesiyle değil, figürlerimin özünde çakmaklaşan ışığı yakmak için kullanıyorum. / 6. Ata göre insan değil, insana göre at çiziyorum. / 7. Toplumları resmederken, insanları ayakta durabilmeleri için dinsel ya da siyasal liderlerine tutunduruyorum. / 8. Karasaban koşumu, binlerce yıldan beri bizi doyurduğu için O’na put gözüyle bakıyorum. / 9. Atalarımızın ‘Dünya öküzünü boynuzundadır!’ deyişine ben de katılıyorum.”
Bu manifesto Türk resminde hem bir toplumsal ve siyasal bir tepki hem de sanatsal olarak bir ilk olarak kabul görür. Çünkü henüz bu denli belirgin ve bu yolla öne çıkmış “kişisel bir manifesto” yoktur henüz.
İkinci kitabı İz ( anı – düş – denemeler) İmece Yayınları tarafından yayınlanır.
1967. 7. kişisel sergi, Beyoğlu Şehir Galerisi, İstanbul.
Üçüncü kitabı Şair Baba ve Damdakiler (Anı – Roman) kitabı Cem Yayınlarından yayınlanır.
1968. Bir yandan da çizmiş olduğu desenleri dergilerde yayınlanmaya başlar. Ankara’da yayınlanan Gazi Dergisinin Ocak 1968 sayısında sırtına yorganını almaya çalışan bir gurbetçiyi resmeden bir deseni nedeniyle “komünizm propagandası yapmak” suçlamasıyla göz altına alınıp tutuklanır ve fakat mahkemede beraat ederek serbest bırakılır.
1969. 8. kişisel sergi: Fransız Kültür Merkezi sergi salonu, Ankara
9. kişisel sergisi Adana Turizm Bürosu’nda açılır fakat valilik kararıyla iki günde kapatılır. Adana Belediyesi’nin kapatılan sergiye sahip çıkmasıyla, sergi Belediye Tiyatrosu fuayesine taşınarak yeniden açılır. Fakat serginin son gününde yapılan saldırıda resimlerin bir kısmı tahrip edilir ve kendisi de saldırganlarca tartaklanır. Çetin Altan, 22 nisan 1969 tarihli Akşam Gazetesindeki köşesinde olayı kınar. 2 haziran 1969 tarihli The New York Times gazetesinin pazartesi günleri yayınlanan ekinde Nicholas Ludington imzalı Demokrasiye Verilen Gözdağı başlıklı bir yazı yayınlanır:
“Zengin ve tutucu güney kenti Adana’daki sağ kanat komandoları, Türk solunun halk kahramanı ve büyük doğal ünü Balaban’ın sergisine saldırdılar. Cezaevinde iken komünizmi amaçlayan ünlü şair Nazım Hikmet’in yardımıyla resim yapmayı öğrenen sanatçının birçok yapıtlarını vahşi bir coşkunlukla parçaladılar.”
Dördüncü kitabı İzdüşümü (anı – denemeler) Öncü Kitabevi yayınları arasında yayınlanır.
1970. Moskova’ya davet edilir ve orada bir sergi açar; Rus entelektüelleri ile Türki Cumhuriyetleri sanatçıları ve edebiyatçıları ile ilişkiler kurar.
10. kişisel sergi: Darüşşafaka Sanat Galerisi, İstanbul
1973. 11. kişisel sergi, Beyoğlu Şehir Galerisi, İstanbul
Şair Baba Ve Damdakiler kitabı Haldun Çubukçu tarafından aynı isimle tiyatroya uyarlanır ve Ayşe Emel Mesci tarafından Ankara Devlet tiyatrosu’nda sahneye koyulur.
Beşinci kitabı Nazım Hikmet ve Biz (anı), Milliyet Yayınları tarafından yayınlanır.
1974. 12. kişisel sergi: Beyoğlu Şehir Galerisi, İstanbul
Sergi’de bakır kabartma tekniğine benzer bir teknikle rölyefik bir dizi çalışma yer almıştır.
1975. 13. kişisel sergi: Taksim Sanat Galerisi, İstanbul
1976. 14. kişisel sergi: Galeri Baraz ve Cumalı Sanat Galerisi, İstanbul
Ahmet Köksal sergiyle ilgili şöyle yazar: “Yirmi altı yıldır hiç bir akademik kurala ve sanat akımına bağlanmadan, ‘autodidacte’ bir çabayla sanatını geliştiren İbrahim Balaban’ın resimlerinde, çeşitli gözlem ve serüvenleriyle tutarlı bir yaşam deneyi ve anlayışına bağlı özgün bir biçimlendirme ilişkisinin birbirini bütünleyen dönemlerini izlemekteyiz. Onun ‘yaşamın izdüşümü’ diye tanımladığı sanatı, bir bakıma halkın bir atar-damar gibi sürüp giden yaratıcı gücünün çağdaş toplumsal gerçekçi değerler doğrultusunda, kendine özgün bir anlatım aracılığıyla günümüzdeki yeni belgelenişi olmaktadır.”
15. kişisel sergi: Akdeniz Sanat Galerisi, Ankara. “Kaldırımda Dolaşanlar” başlıklı sergiyle ilgili Kaya Özsezgin de şöyle yazacaktır: “Balaban, kendi anlatım dilini, ifade biçimlerini kendisi kursun istiyor. Başkalarının sanatsal sorunları onu ilgilendirmiyor. Yirmi beş yıl öncesinden bu yana içinde biriktirip bugüne getirdiği motiflerin diliyle konuşmayı, o dili kişisel deneylerin aracılığı içinde zenginleştirmeyi kuruyor kafasında. Bu kez sergilediği resimler arasında, garip biçimde büyük ustaların geçmiş deneylerini anımsatan ışık deneyleri gördüm. Resmin dışından içine, çevreden merkeze doğru aydınlanan, perde perde keskinleşen, biçim istifleriyle birlikte yayılan bir ışık bu. Hani neredeyse ‘barok’ bir ışık diyeceğim geliyor.”
1977. 16. kişisel sergi Türkiye İş Bankası Sanat Galerisi İstanbul.
1978. 17. kişisel sergi: Evrensel Sanat Galerisi, Ankara
18. kişisel sergi: Akbank Sanat Galerisi, İzmir

1979. 1979 sonları – 1980 başlarında Almanya ve Hollanda’da bir dizi sergi düzenler ve bir süre Almanya ve Hollanda da yaşar ve resim çalışır.
Frankfurt, Mainz, Berlin, Essen, Münih, Hamburg, Hannover, Köln,
Nürnberg, Evangelish Akademisi, Zürih, Ankara

1980. Taksim Sanat Galerisi, İstanbul
1981. Batı Sanat Galerisi, Ankara
Tiglat Sanat Galerisi, İstanbul
1982. Taksim Sanat Galerisi, İstanbul
1983. Devlet Güzel Sanatlar Galerisi, Ankara
1984. S. Öztartar Sanat Galerisi, İstanbul
1985. Anadolu Kadınları, Şeyh Bedrettin Destanı, Aşk Masalları (Kerem ile Aslı, Ferhat ile şirin, Leyla ile Mecnun, Tahir ile Zühre vd.) dizileri yaptı.
1986. Başak Sanat Galerisi, İstanbul
1987. Taksim Sanat Galerisi, İstanbul
1990. BALABAN (yaşamı, sanatı, anılar ve yankılar) (Yayına hazırlayan Ahmet Köksal ) Bilim Sanat Galerisi yayınları, İstanbul
İnsan Hakları Onur üyeliği
Dağda Duruşma (roman) Bilim Sanat Galerisi yayınları, İstanbul
1992. Avrupa’da Dolaşanlar, (Gezi Notları), Bilim Sanat Galerisi, İstanbul
1993. Doku Sanat Galerisi, Ankara
Stockholm, Sanat Fuarı Bilim Sanat Galerisi
İş Bankası Parmakkapı Sanat Galerisi, İstanbul
1993. Sanat Çevresi Dergisi 1993 Yılı Şubat sayısını Balaban’a ayırır. Kaya Özsezgin, Balaban’ın ortaya çıkış koşullarını ve Nazım’la gelişen dostluğunu ve ona çırak durmasını anlattıktan sonra: “Aslında Balaban’ın hapishanede Nazım’dan öğrendiği şey, resim değil, sanatçı olmanın gerektirdiği ön koşullardır: Kendine güven, çalışma ve üretme disiplini, yeteneğinin boyutlarını kavrama bilinci.” diyerek Balaban’ın Türk resminde gerçek bir fenomen olduğunu belirtir.
1993 Yılı. Gazetelerde bir manşet :“BALABAN’IN BİR TABLOSU 35 MİLYONA SATILDI”. Bu, o güne kadar Türkiye’de yaşayan bir ressamın eserine ödenen en yüksek fiyattır.
1994. Doku Sanat Galerisi, İstanbul
Kalıba Sığmayanlar (roman), Gerçek Sanat Yayınları
1994. İstanbul, Stockholm-Sanat Fuarı ve Tokyo Sanat Fuarı sergileri.
1995. Doku Sanat Galerisi, İstanbul
1996. yılında Türk televizyonlarında daha sonraları da zaman zaman yayınlanan “Bir Yudum İnsan” belgeselinde Nebil Özgentürk, Balaban’ı konu edinir. Berfin- Bahar Sanat Dergisi, mart 2005 tarihli 85. sayısını onun sanatını anlatan makalelerle Balaban’a ayırır.
1997. Kalıba Sığmayanlar(Roman)
1998. Doku Sanat Galerisi (Karanlığa Işık Tutan Analar), Ankara
Doku Sanat Galerisi (Şair Baba), İstanbul
Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı,İstanbul
Nazım Hikmet ve Biz (anı), Milliyet Yayınları, İstanbul
6. Truva Kültür – Sanat Plastik Sanatlar ödülü
1999. Avrupada Dolaşanlar (gezi anıları), Berfin Yayınları, İstanbul
Doku Sanat Galerisi (Karanlığa Işık Tutan Analar), İstanbul
Doku Sanat Galerisi (Bereket Çağı), Ankara
GESAM, “Cumhuriyetle Gelenler – 1923 ve Daha Öncesi Tarih Sanatçılarına Saygı Ödülü
2000. Tahliyeci Yusuf (öyküler) Etika Yayıncılık, İstanbul
2001. ‘’Cumhuriyet Aydınlığınlığında 50. Yıl’’ AKM, İstanbul
Doku Sanat Galerisi (Bereket Çağı), Ankara
2001. yılının başları. AKM, İstanbul’da Balaban’ın ilk reprospektif sergisi açılır. “Cumhuriyetin Aydınlığında 50 Yıl” temalı bu sergi, Balaban’ın 50 yıllık birikimini sanatseverlerle buluşturur.
Doku Sanat Galerileri-Ankara sergisi. Bu serginin Balaban ailesi için önemi vardır. İsmail Balaban’la oğlu Hasan Nazım Balaban’ın birlikte açtıkları bir sergidir. Aynı galeride iki ayrı salonda açılan bu sergi bir başlangıç olur; o yıldan bu güne kadar sanat yolunda baba-oğlun sanat birlikteliği devam edecektir.
2002. Doku Sanat Galerisi (Bereket Çağı), Ankara
Tekbıyık (öyküler), Berfin Yayınları, İstanbul
2003. Nazım Hikmet’le Yedi Yıl (anı), Berfin Yayınları, İstanbul
Doku Sanat Galerisi, İstanbul
Şefik Bursalı Sanat Galerisi, Bursa
1945 tarihli “Öküzlerle Çift Süren Mahkumlar” ile 1946 tarihli “Çapa Yapan Mahkumlar” isimli resimleri Bursa Cezaevi ambarında bulundu.
2004. Doku Sanat Galerisi, İstanbul
2004 yılında Remzi Oğuz Yılmaz’ın yayına hazırladığı “Balaban/ Yaşamın Çizgileri/Desenler” kitabı Bilim Sanat Galerisi yayınlarından çıkar.
2005 – Yurt ve Dünya Sanat Galerisi (Yaşamın Çizgileri – Desenler), İstanbul
Doku Sanat Galerisi, Ankara, İstanbul
2006. Doku Sanat Galerisi, İstanbul
Doku Sanat Galerisi (resim ve desen sergisi), Ankara
2007. Doku Sanat Galerisi(resim ve desen sergisi), İstanbul
Bindallı Sanatevi (Kalem Desenleri sergisi), İstanbul
DMS Sanat, (Kalem Desenleri sergisi), İstanbul
2008. BALABAN / Yaşantının İzdüşümü, (Yayına hazırlayan Zafer E.Bilgin) Bindallı Sanatevi, İstanbul
BALABAN / Bir Ressam Yunus Emre, (Yayına hazırlayanlar: H.Nazım Balaban- Zafer E.Bilgin) Bindallı Sanatevi, İstanbul
Doruk Sanat Galerisi (Çini sergisi), İstanbul
Cemal Nadir Güler Sanat Galerisi (Çini sergisi), Bursa
Begüm Sanat Galerisi, İzmir
Ergenekon Davası kumpasına karşı Silivri Mahkemesi önünde basın toplantısına katıldı.
2009. Bindallı Sanatevi,(Yarı reprospektif, resim ve desen sergisi) İstanbul
Doku Sanat Galerileri, Ankara, İstanbul
Desenlerinden bazıları, Balaban’ın denetim ve gözetiminde, İznik-Mavi Çini atölyelerinde, iki yıllık bir emek sonucu çini panolara aktarılıp, renklendirilir. İki defa yüksek ısılarda pişirilerek her aşaması el emeği ve tamamen geleneksel metotlarla 30 çeşit, farklı ebatlarda çini karo, pano ve tabak üretilir. Bu çiniler 2008 yılında Doruk Sanat Galerisi ve Bindallı Sanatevi İstanbul’da yine aynı yıl Cemal Nadir Güler Sanat Galerisi- Bursa’da sergilenir.
2009 yılı. Bindallı Sanatevi- İstanbul. Yarı reprospektif, resim ve desen sergisi.
İbrahim Balaban sanatıyla Anadolu’dan ve Anadolu insanından bir demet sunar. Yaşadığı toprağın ve yurdunun insanının resmini çizer. Anadolu kadınının sorunlarını göz ardı etmez. Balaban’ın kadınları üretken emekçi kadınlardır. Ana’dırlar, nine’dirler: Sırtında çocuklarını taşıyan analardır. Doğuran, emziren, büyüten analarımızdırlar. Resmin içindeki ana bakış, ana motif, yurdu için çarpan bir yürek belirgin olarak öne çıkar. Bu bakış açısıyla
2010. ETO Sanat Galerisi, Eskişehir
Galeri Modernist, İstanbul
2011. ARETE Sanat Galerisi, Ankara
INTERNATİONAL ART CENTER, İstanbul
2011. Reonaldo Sanat Galerisi, İstanbul
2013. ARETE Sanat Galerisi, Ankara
2014. Peker Sanat Galerisi – Ayvalık
HE ART Sanat Galerisi, İstanbul
2015 – Artiz Gallery, Konak – İzmir
2016 – Peker Sanat, Çankaya – Ankara
2017- Ocak – Doku Sanat Galerileri – İstanbul
BALABAN-yaşamı, sanatı, anılar ve yankılar (Yayına hazırlayan Ahmet Köksal ) Bilim Kitapevi 1990,
BALABAN / Yaşamın çizgileri-Desenler (Yayına hazırlayan Remzi Oğuz Yılmaz) Bilim Sanat Yayınları 2004,
BALABAN/Yaşantının İzdüşümü (Yayına hazırlayan Zafer E.Bilgin) Bindallı Sanatevi 2008, BALABAN/Bir Ressam Yunus Emre (Yayına hazırlayanlar: H.Nazım Balaban- Zafer E.Bilgin) Bindallı Sanatevi 2009 4 adet kitap vardır.
“BALABAN MÜZESİ” projesi var. Şu sıralar çok somut olarak bazı adımlar atıldı. Tekirdağ merkez ilçesi olan Süleymanpaşa Belediyesi Başkanı Ekrem Eşkinat’ın desteği ve sponsorluğunda bir müze için çalışmalar başladı. Doğum günüm olan 5 Şubat 2017 tarihinde, inşallah Tekirdağ- Süleymanpaşa’da bu müzeyi açmış olacağız.

Nazım Hikmet, Çankırı’dan Bursa Mapushanesi’ne 1940 da gelmişti. Bu yıllarda 2. Dünya Savaşı devam ederken ülkemizde kıtlık, mapushanede açlık vardı. Mapuslara tayın olarak verilen bir tek somun yavan ekmekle yaşamak zordu. Nazım Hikmet’e çırak olunca, aç kalmamak için yapmakta olduğum berberliği bırakmış, Ustam’ın bana verdiği boya ve fırçalarla mapus portreleri yapıyordum. Bu portrelerden birkaç lira kazanıyor tenceremizi kaynatıyorduk.
Balaban, o sıralar sürekli desen çiziyor ve maphus portreleri yapıyor; fakat ortaya bir kompozisyon bir tablo çıkmıyordu. Nazım biliyordu bunun nedenini ve tabii ki çözümünü de. Ve mapushaneyi akademiye dönüştürdüler. Marksist bir akademiydi bu, hoca ise Nazım Hikmet. Resim ve sanat tarihi dersleri yanında; felsefe, sosyoloji ve ekonomi politik dersleri alarak kendisini geliştirdi Ali. Tam yedi yıl süren bu eğitim sayesiyledir ki : “İbram Ali” den bir BALABAN oluştu.” (resim 05, 06) 1949 da ilk kompozisyonlar ve tablolar ortaya çıkmaya başladı. “Yol”, “Doğum” (bu iki tabloyu sergimizde görebilirsiniz), “Suda Dombaylar”, “Harman”, “Mapushane Kapısı”, “İlkbahar” tabloları 1950 affıyla serbest kalana kadar arka arkaya döküldüler.
(resim 10) Kaya Özsezgin “ Resmimizde Balaban Söylemi” başlıklı yazısında, “Balaban’ın Türk Resmi’nde gerçek bir fenomen” olduğunu belirterek; şunları yazmıştır: “Aslında Balaban’ın hapishanede Nazım’dan öğrendiği şey, resim değil, sanatçı olmanın gerektirdiği ön koşullardır: Kendine güven, çalışma ve üretme disiplini, yeteneğinin boyutlarını kavrama bilinci.” Evet Kaya Özsezgin doğru bir tesbit yapmış. Nazım Hikmet, Balaban’a resim öğretmedi, ama çok daha önemli bir şeyi öğretti: Diyalektik bakış açısıyla hayatı ve Dünyayı gözlemlemek ve sanatı bu temel üzerine oturmak. Bu büyük adam, gece gündüz aralıksız yedi yıl süren dostluklarında, şiirlerini nasıl kurguladığını, nasıl ve nerelerden esinlendiğini, her şiiri için nasıl bir “Biçim” oluşturduğunu Balaban’a anlatıyordu. Evet Nazım şiirinde ve yazılarında “Biçim” çok önemliydi ve bütün sanatlar için de bunun önemli olduğunu düşünürdü.

Genel kanı, İbrahim Balaban’ın köylüleri ve onların yaşamını resmeden bir ressam olduğudur. Bu bir noktaya kadar doğrudur. Fakat, genel sanının aksine Balaban, 1972- 1980 arası öğrenci olaylarını, demokrasi mücadelesini resmetmiş ve bunları hem de o dönemde Ankara’da sergilemiştir. (resim 26, 27, 28, 29, 30) 1982-1990 arası Halk kahramanlarını- evliyalarını ve halk aşk hikayelerini söylencelerini resmetmiştir. (resim 31, 32, 33) Son dönemde “Cumartesi Anneleri”ni ve deprem sonrası depremden etkilenen insanları resmetmiştir. (resim 34, 35, 36) Kendi yaşantısından yola çıkarak zincire vurulanlar, tutuklananlar yapmıştır. (resim 37, 38, 39) Nazım serisi tablolar üretmiştir ki bunlar onun yaşantısından ve şiirlerinden esinlenilmiştir. (resim 40, 41, 42, 43) Balaban resminde kadın çok önemli bir yer tutar.Balaban kadınları üretken emekçi kadınlardır. Ana’dırlar: doğuran,emziren, büyüten. Sırtında çocuklarını taşıyan ana ve nine’dirler. (resim 44, 45, 46, 47,48, 49) Balaban tablolarında “GÖÇ” olgusu da önemli bir yer tutar. Göçen, yerinden yurdundan olan insanları resmetmiştir. (resim 50, 51) Hem Marksist hem de akademik eğitim almamış bir ressamı bizim sanat çevrelerinin hemen kabullenmesi içine sindirmesi beklenemezdi. Bazı eleştirmenler tarafından sürekli ve sistemli saldırılara uğradı. Köylü ressam, naif ressam gibi nitelemelerle küçük görülmeye çalışıldı. Ve yine bu yüzdendir ki: Devlet ve belediye galerilerinde resimlerini sergileyemedi; sergileyebildiği yerlerde saldırıya uğrayıp resimleri tahrip edildi. (resim 52, 53) Resimleri yüzünden kovuşturmaya uğradı, tutuklandı. Çetin Yetkin, Siyasal İktidar Sanata Karşı- kitabında bu olayı ayrıntılarıyla anlatmaktadır. Bununla beraber aydın bir kesim, Nazım’ın tanıtımı ve kefaletiyle Balaban’a sahip çıktı. Bütün bunlar onu yolundan alıkoyamadı; emin adımlarla yürüdü. Kararlı ve kendinden emin bir inatla resmini yaptı, sergiledi, sanatını bugünlere taşıdı. Binlerce desen ve bine yakın tablo üretti. Adına basılan 4 adet kitap haricinde, kendi kaleme aldığı ve basılıp yayınlanmış olan 11 adet kitap yazdı. (resim 54) “Şair Baba ve Damdakiler” kitabından vizyona girmiş bir sinama filmi ve sahnelenmiş iki tiyatro eseri ortaya çıktı. Öyle zengin bir hayat serüveni var ki daha nice filmler ve oyunlar yapılacaktır. 1945 den bu güne, yetmiş yıldan fazla bir süredir, hiç başka bir iş yapmadan resim yapıp satarak geçiniyor Balaban; bir yerden maaş falan da almadan üstelik. Türkiye’de bir ilk bu. Yani kelimenin tam anlamıyla: O, profesyonel bir ressam. Dün Türkiye’nin aydın ve sanatsever çevreleri Nazım’ın emanetine sahip çıktılar. Bu günlerde de üniversiteler sahip çıkıyor. O şöyle der “ Ne mutlu bize, çok şükürün düzlüğündeyiz!”

Genel kanı, İbrahim Balaban’ın köylüleri ve onların yaşamını resmeden bir ressam olduğudur. Bu bir noktaya kadar doğrudur. Fakat, genel sanının aksine Balaban, 1972- 1980 arası öğrenci olaylarını, demokrasi mücadelesini resmetmiş ve bunları hem de o dönemde Ankara’da sergilemiştir. (resim 26, 27, 28, 29, 30) 1982-1990 arası Halk kahramanlarını- evliyalarını ve halk aşk hikayelerini söylencelerini resmetmiştir. (resim 31, 32, 33) Son dönemde “Cumartesi Anneleri”ni ve deprem sonrası depremden etkilenen insanları resmetmiştir. (resim 34, 35, 36) Kendi yaşantısından yola çıkarak zincire vurulanlar, tutuklananlar yapmıştır. (resim 37, 38, 39) Nazım serisi tablolar üretmiştir ki bunlar onun yaşantısından ve şiirlerinden esinlenilmiştir. (resim 40, 41, 42, 43) Balaban resminde kadın çok önemli bir yer tutar.Balaban kadınları üretken emekçi kadınlardır. Ana’dırlar: doğuran,emziren, büyüten. Sırtında çocuklarını taşıyan ana ve nine’dirler. (resim 44, 45, 46, 47,48, 49) Balaban tablolarında “GÖÇ” olgusu da önemli bir yer tutar. Göçen, yerinden yurdundan olan insanları resmetmiştir. (resim 50, 51) Hem Marksist hem de akademik eğitim almamış bir ressamı bizim sanat çevrelerinin hemen kabullenmesi içine sindirmesi beklenemezdi. Bazı eleştirmenler tarafından sürekli ve sistemli saldırılara uğradı. Köylü ressam, naif ressam gibi nitelemelerle küçük görülmeye çalışıldı. Ve yine bu yüzdendir ki: Devlet ve belediye galerilerinde resimlerini sergileyemedi; sergileyebildiği yerlerde saldırıya uğrayıp resimleri tahrip edildi. (resim 52, 53) Resimleri yüzünden kovuşturmaya uğradı, tutuklandı. Çetin Yetkin, Siyasal İktidar Sanata Karşı- kitabında bu olayı ayrıntılarıyla anlatmaktadır. Bununla beraber aydın bir kesim, Nazım’ın tanıtımı ve kefaletiyle Balaban’a sahip çıktı. Bütün bunlar onu yolundan alıkoyamadı; emin adımlarla yürüdü. Kararlı ve kendinden emin bir inatla resmini yaptı, sergiledi, sanatını bugünlere taşıdı. Binlerce desen ve bine yakın tablo üretti. Adına basılan 4 adet kitap haricinde, kendi kaleme aldığı ve basılıp yayınlanmış olan 11 adet kitap yazdı. (resim 54) “Şair Baba ve Damdakiler” kitabından vizyona girmiş bir sinama filmi ve sahnelenmiş iki tiyatro eseri ortaya çıktı. Öyle zengin bir hayat serüveni var ki daha nice filmler ve oyunlar yapılacaktır.

ESERLER - ARTWORKS

Aşağıdaki görsellere tıklayarak büyütebilirsiniz. Eser hakkında detaylı bilgi almak için, görselin altında yer alan eser kodunu (örn:sy1810-13) belirterek bizimle e-posta (galerisoyut@gmail.com), telefon (0312 438 86 70), whatsapp (0532 550 99 94) veya satın al sekmesindeki formu kullanarak iletişime geçebilirsiniz. Click on the thumbnails below to enlarge it. You can contact us by e-mail, phone or using the form on the Buy tab.

3D SERGİ TURU - 3D VIRTUAL TOUR

Bu sergiyi sanki galeri mekanında gezermiş gibi bilgisayarınızdan, tabletinizden veya akıllı telefonunuzdan sanal olarak gezebilirsiniz. Galeri içinde yürüyebilir, eserleri yakından inceleyebilirsiniz. 3D Sanal tur hakkında sormak istedikleriniz için e-posta veya telefon ( 0 312 438 86 70 ) ile iletişime geçebilirsiniz.  You can visit this exhibition from your computer, tablet or smartphone as if you’re traveling through the gallery. You can walk inside the gallery and look the works closely. if you want to ask about the 3D tour you can contact us by e-mail or telephone.

ib2003-01 ib2003-02 ib2003-03 ib2003-04 ib2003-05 ib2003-06 ib2003-07 ib2003-08 ib2003-09 ib2003-10 ib2003-11 ib2003-12 ib2003-13 ib2003-14 ib2003-15 ib2003-16 ib2003-17 ib2003-18 ib2003-19 ib2003-20 ib2003-21 ib2003-22 ib2003-23 ib2003-24 ib2003-25 ib2003-26 ib2003-27 ib2003-28 ib2003-29 ib2003-30 ib2003-31 ib2003-32 ib2003-33 ib2003-34 ib2003-35 ib2003-36 ib2003-37 ib2003-38 ib2003-39 ib2003-40 ib2003-41 ib2003-42 ib2003-43 ib2003-44 ib2003-45 ib2003-46 ib2003-47 ib2003-48 ib2003-49 ib2003-50 ib2003-51 ib2003-52 ib2003-53 ib2003-54 ib2003-55 ib2003-56 ib2003-57 ib2003-58 ib2003-59 ib2003-60 ib2003-61 ib2003-62 ib2003-63 ib2003-64 ib2003-65 ib2003-66 ib2003-67 ib2003-68 ib2003-69 ib2003-70 ib2003-71 ib2003-72 ib2003-73 ib2003-74 ib2003-75 ib2003-76 ib2003-77 ib2003-78 ib2003-79 ib2003-80 ib2003-81 ib2003-82 ib2003-83 ib2003-84 ib2003-85 ib2003-86 ib2003-87 ib2003-88 ib2003-89 ib2003-90 ib2003-91 ib2003-92 ib2003-93 ib2003-94 ib2003-95 ib2003-96 ib2003-97 ib2003-98 ib2003-99 ib2003-100 ib2003-101 ib2003-102 ib2003-103 ib2003-104 ib2003-105 ib2003-106 ib2003-107 ib2003-108 ib2003-109 ib2003-110 ib2003-111 ib2003-112 ib2003-113 ib2003-114 ib2003-115 ib2003-116 ib2003-117 ib2003-118 ib2003-119 ib2003-120